Bana göre Masumiyet Müzesi, bir aşk hikâyesinden ziyade oldukça açık bir patolojinin anlatısıdır. Hatta öyle ki, Kemal bir gün Gülseren Budayıcıoğlu’nun kapısını çalsa, en az Kenan Baran kadar ilgi görebilirdi. Çünkü bu roman, sağlıklı bir duygudan çok, hastalıklı bir takıntının izlerini taşır.
Bu patolojinin merkezinde ise hiç şüphesiz Kemal vardır. Bana kalırsa Kemal’in Füsun’a saplanıp kalmasının temel nedeni “aşk” değil; daha çok, Füsun’un onda yarattığı hazzın yarım kalmış olmasıdır. Bir tür “tadı damağında kalma” hali… Ten uyumu, Füsun’un gençliği, toyluğu ve dillere destan güzelliği bu süreci başlatır; fakat asıl belirleyici olan, Kemal’in ona hiçbir zaman tam anlamıyla kavuşamamasıdır.
Bazı insanlar bu duyguyu çok iyi bilir: Bir temas, kısa bir yakınlık, ama sonrasında zihni tamamen ele geçiren bir arzu… Günlük hayat akışını kaybeder, odak dağılır. En sıradan anlarda bile zihniniz o kişiye gider; dokunuşları, kokusu, teni… İçinizde bir ateş yanar ve sönmez. İşte Kemal tam olarak bu noktada kalır ve yıllarca orada donup kalır. O ilk hazzı yeniden yaşayabilmek için giderek daha irrasyonel davranır. Füsun’un sigara izmaritlerini saklaması, eşyalarına dokunması, hatta bir müze kuracak kadar ileri gitmesi bu saplantının somut hâlidir.
Oysa eğer Füsun onunla bir ilişkiyi sürdürseydi, büyük ihtimalle Kemal bir süre sonra sıkılacak, Füsun’un aslında kendine uygun olmadığını fark edecek ve Sibel’le daha dengeli, uyumlu bir hayat kuracaktı. Ama tam da bu “ulaşılamama” durumu, Füsun’u onun gözünde vazgeçilmez kıldı.
Füsun cephesine baktığımızda ise tablo çok da masum değildir. Kemal kadar olmasa da, o da bu ilişkinin ardından sağlıklı bir birey olarak yoluna devam edemez. Kendini var edemez; eğitimine, kariyerine tutunamaz. Hayatını, hem kocasının hem de Kemal’in gölgesinde sürdürür. Oysa Kemal’in nişanlı olduğunu biliyordu ve ondan hiçbir zaman açık bir söz almadı. Üstelik Füsun, deneyimsiz ya da “saf” biri de değildi; geçmişinde başka ilişkiler de vardı. Bu yüzden “aldatılan, kandırılan masum kadın” anlatısı bana oldukça zorlama geliyor.
Asıl trajedi, Füsun’un bu ilişki sonrasında kendi hayatını kuramaması ve belki de bir inat, bir gurur uğruna kendini tüketmesidir. Eğer gerçekten Kemal’i seviyorsa bile, bu sevginin onu güçlendirmek yerine yok etmesi oldukça acıdır.
Bu roman, aynı zamanda kadınlar için de önemli bir hatırlatma barındırır: Bir kadının değeri, yaşadığı ilişkilerle belirlenmez. Ne bir aşk, ne bir erkek, ne de geçmiş deneyimler bir kadının hayatını tanımlamamalıdır. Kadın her koşulda kendi ayakları üzerinde durabilmelidir.
Sonuç olarak, Masumiyet Müzesi adı gibi “masum” bir hikâye değildir. Hatta bana kalırsa bir aşk hikâyesi de değildir. Bu roman, aşk sanılan bir duygunun nasıl takıntıya dönüştüğünü, bu takıntının hem bireyi hem de çevresindekileri nasıl zehirlediğini ve sonunda hayatları nasıl yok ettiğini anlatan karanlık bir hikâyedir.


Leave a comment