Masumiyet Müzesi’nin gördüğü ilginin en az o kadarını Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanı da hak ediyor. Biri Kemal, diğeri Kenan… İkisi de bir tür “küçük burjuva duyarlılığı” taşıyan karakterler. İkisi de yasak bir aşka tutulur; âşık oldukları kadınlar kendilerinden yaşça oldukça gençtir. Ve her ikisi de bu kadınlara neredeyse takıntı derecesinde bağlanır.
Kemal de Kenan da güçlü karakterler değildir. Kendilerini de, çevrelerindekileri de sürükleyip yıpratan, karar almakta zorlanan, hayatı gerçekten yaşamaya cesaret edemeyen adamlardır. Biri Fatih’te, diğeri devrimci siyasi çevrelerde kendine yer açmaya çalışırken aslında kendi burjuva kimliklerinden sıyrılmaya çabalar. Fakat bu çaba çoğu zaman bir dönüşümden çok bir savrulmaya dönüşür. Açıkça söylemek gerekirse, bu iki erkek karakter de okurda hayranlık değil, çoğu zaman öfke ve rahatsızlık uyandırır.
Yanlarındaki kadınların da tamamen aklıselim karakterler olduğu söylenemez elbette; ancak erkeklerin kişilik zayıflığı, istemeye, sahip çıkmaya, hatta yaşamaya devam etmeye bile güç bulamayan halleri roman boyunca belirginleşir. Spoiler vermemek adına ayrıntıya girmeden söylemek yeterli: her iki roman da bir ölümle sonlanır.
Bunun ötesinde, iki romanın asıl gücü dönemlerini olağanüstü bir canlılıkla hissettirmelerinde yatar. Masumiyet Müzesi’nde arka planda burjuva semtleriyle, alışkanlıklarıyla ve gündelik hayatıyla bir İstanbul vardır; Bir Gün Tek Başına ise 27 Mayıs’a giden siyasi atmosferi, üniversite çevrelerini ve toplumsal gerilimi adım adım yaşatır. Birinde Teşvikiye, Nişantaşı, Çukurcuma sokaklarında dolaşırken, diğerinde Beyazıt ve Çemberlitaş’ta bulursunuz kendinizi.
İki yazarı seversiniz ya da sevmezsiniz, bu ayrı mesele. Ama romancı olarak haklarını teslim etmek gerekir. Bu vesileyle buradan alıcılarına duyurulur: Bir Gün Tek Başına romanını da dizi ya da filme uyarlayacak bir yapımcı yok mudur? En az Masumiyet Müzesi kadar ilgi göreceğine şüphe yok.


Leave a comment